Etiket arşivi: yaşlı kadın genç erkek

KARIKOCAYLA – 21. Cennette

Cennetteydim. Bitmesin bu an diye dua etmek geldi aklıma inanmadığım bir tanrıya. Renkler ne kadar parlaktı. Güneş ne tatlı aydınlatmaktaydı çevreyi; sanki ışınlarından neşe de yayılıyordu. Nasıl görememiştim bunları daha dün bile.

Ağırbaşlılıkla “Kuru fasulye pilav şansım var mı?” diye mırıldandım. Şen ve unutulmaz bir kahkaha attı. Gözleri kırışıyordu yaşından dolayı gülünce; ama ne kadar güvenlik veriyordu bu görünüm insana. “Evde kuşbaşı da var, kuru fasulye de, en kolay şeyi istedin” diye cevapladı. Alışverişe gerek kalmadı; benden erzağı alıp geliyorum ve burada pişiriyorum. Sen uyu bakalım.”

Kendi dairesinden erzaklarla birlikte bir de ağrı kesici getirdi ve bana yutturdu. Mutfaktan gelen tabak çanak sesleri son duyduğum seslerdi o huzur dolu uykuya dalmadan önce.

Nefis bir et kokusu ile uyandım: Jale hanım mutfağımda benim için yemek yapıyordu. Mutluluk yeniden içimi doldurup taştı. Ayrıca başımın ağrısının geçmiş olduğunu fark ettim. Yine de üzerimden kamyon geçmiş gibiydi. Öylece yattım. Mutfaktan gelen kokuları ve sesleri sünger gibi emdi beynim. On dakika kadar sonra geldi yanıma. O anda kılığını fark ettim. Beyaz bir tayt vardı üzerinde. Geniş, kadınsı kalçaları iyice meydandaydı. Bacaklarının üst tarafında selülitler vardı. Ama hiç rahatsız etmedi gözümü. Gerçek bir kadındı bu. Hayır; kadın değil dişiydi… çünkü doğaldı.

Yemeğimi tepside getirdi. Mide bulantım tamamen geçmişti ve çok açtım. Yemek, kazınan mideme çok iyi geldi. Karnımı doyurduktan sonra onun dişiliğini fark etmeye başladım. Kolsuz bluzundan çıkan kolları tombuldu, biraz sarkıktı… ama çok a uyarıcıydılar. Bu kadın erkeklerin bilinçaltına binyıllar öncesinden kazınarak yazılmış, ama çağdaş kültürce erozyona uğramış ilkel erkeklik hislerini uyandırıyordu.

Bıcı-bıcı konuşup duruyordu. Dinlemiyordum ki… Sadece sesinin melodik tınısını bir müzik parçası gibi dinliyordum. Parmağı ile arada saçını kulağının arkasına atmasına; dudağının yanındaki çizgilere ve dudaklarının dolgunluğuna bakıyordum. Ensesinden topladığı saçları çözsem, okşasam, dağıtsam… Erkeklerin bana yaptıklarını ona yapsam…

Yavaş yavaş gözlerim kapanmaya başladı. Uyku yeniden beni iyileştirmek için gelmeye izin istiyordu. Jale de anladı bunu: “Artık gideyim “dedi. “Sende uyu dinlen.. iyisin ama değil mi?”
- Çok teşekkür ederim. Ve bu kılıkta önünüze çıktığım için bağışlayın.
Bir anda çabucak çıplak göğsüme baktı. Güzeldi göğsüm, ya da bana öyle geliyordu; çünkü ince tüylerle kaplıydı. Birol kesmek için tutturmayacağı kadar inceydiler… ama vardılar. Sakallarımın epilasyonla yok edilmesi nedeni ile öyle değerliydi ki bedenimdeki kıllar benim için.

Göz atmasıyla birlikte yüzüne bir pembelik geldi. Beğenildiğimi anladım. Aldırmaz gibi ama hiç de inandırıcı olmayan bir hal ve heyecanlı bir sesle “Ben görmedim bir şey” diye atıldı. “Hem sen hastasın, sayılmaz. Bak, yarın da işe sakın gitme. Ben arar konuşurum istersen patronunla; hemşiresiyim, zehirlendi derim. Olur mu?” Şükran doldu için. Kabul etim tabii ki. Ona iş telefonumu verdim. Ve ardında bıraktığı kokuyu koklayarak uykuya daldım.

KARI KOCAYLA – 20. Melek Hemşire Jale

O gece öyle çok kötü şey yaşamıştım ki, çareyi bardaklarda aradım… sonunda film koptu… koptuğunu ise ertesi sabah yatağımda inanılmaz bir baş ağrısı ile uyandığımda anladım. Nasıl gelmiştim eve? Ne yapmıştım dün gece? Kafamda sadece boşluk vardı. Zorlukla tuvalete gidip defalarca kustum ve acı çeken bir ceset gibi yatağıma yığılıp sancı dolu bir uykuya daldım. İşe gitmeme olanak yoktu.

O sıkıntı ve inanılmaz baş ağrısını nasıl anlatsam? Şöyle tanımlayabilirim sanırım: Başımı duvara vursam hissetmeyeceğim kadar yoğun bir sancı çekmekteydim. Mide bulantısı bir yandan… Kusmak için tuvalete giderken attığım her adımda, klozete kusarken her öğürüşte beynime bir bıçak saplanması diğer yandan… Hani, ölsem de kurtulsam dedirten cinsten bir durum.

Tam uykuya dalıyordum ki kapının taktak’ı çaldı… Jale! Oydu muhakkak… O taktağı çalardı! Acıdan sersemlemiş bir halde binbir zorlukla kapıyı açtım… üzerimde sadece bir kilot olduğunu bile düşünmeden… Evet oydu! O hasta halimde bile güzelliğini, huzur verici halini fark ettim. İyilik doğasında, özünde vardı sanki bu kadının. Yoksa aşk mıydı bana bu duyguları yaşatan?

İlk tepkisi pamuk, mumdan dökme gibi duran ama irice olan elleri ile ağzını kapatmak oldu beni yarı çıplak, saç baş karmakarışık görünce. Sonra dehşetle haykırır gibi konuştu:
- Tanrım ne oldu sana?
- B-ben hastayım.
- Aman yarabbim… İşe gitmediğini fak ettim. Anladım ters bir şey olduğunu! Ne oldu?
Utançla ve bitkinlikle mırıldandım:
- Merak etmeyin, sadece içki dokundu.
Çekik gözleri tekerlek gibi açılmıştı. Tanrım… Nasıl bir yeşildi bu gözler?
- Sen zehirlenmişsin. Yüzünün rengi resmen siyah!
Öyle miydi? Ne iyi, ölüyordum! Kurtuluyordum bu dünyadan. Cevap veremedim; çünkü yeni bir mide bulantısı zorlukla, sendeleyerek tuvalete gitmeme neden oldu… ve bir kez daha kustum. Artık kusacak bir şey kalmamıştı… sadece sarı su çıkarıyordum. Jale peşimden geldi. Arkamda durdu. Öğürmem bitince tuvalet kağıdı ile ağzımı sildi. Bitiktim. Başım deli gibi dönüyordu. Şefkatinden çöktüm, başımı omzuna dayadım. Hemen elleri ile saçımı okşadı: “Geçecek” dedi, “akşama geçecek. Gel seni yatırayım. Belime sardı kolunu. Tahmin edilmeyecek kadar kuvvetliydi. Ben de saten 60 kilo bile yoktum. Başımı yeniden omzuna dayadım. Beni büyük ölçüde taşıyarak yatak odasına soktu. İlk kez giriyordu odama. Dağınık yataktaki bir aydır değiştirmediğim çarşafların arasına yatırdı beni. İlk kez hayatımda biri bana bu ilgiyi gösteriyordu. Hem de gizliden gizliye sevdiğim ve bana ilgisi olduğuna inandığım bir kadın tarafından gösteriliyordu bu sevgi! Uzanırken gözlerimden birkaç damla yaş sızdı.
- T-teşekkür ederim…
O inanılmaz güzellikteki eller gözyaşımı sildi! Sonra annece bir sertlikle, “Ağlama bakayım” dedi, “geçecek dedim ya. Ben bakıcam sana bu gün. İyileştiricem. Söz.” Artık kendimi tutamadım. Yılların ağırlığını daha fazla taşıyamadım. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Herşeyi unutup ellerine sarıldım. Ağlıyordum… ama yeniden erkekleşmiştim. Bu kadında sihirli, bir etki vardı. Beni ibnelikten, oğlanlıktan, kadın taklitçiliğinden uzaklaştıran bir büyü. Dün gece o güzelim kızlara sergileyemediğim kimlik doğuyordu onun yanında. Ona güvenmemden mi kaynaklanıyordu? Yoksa ondan yayılan gizli, bilinmeyen, adı konmamış bir enerjiden mi? Belki de her aşık erkek aynı şeyi hissediyordu? O gözyaşları içinde bile erkektim… Güçlüydüm… Onun erkeğiydim. Bu kimlik, bu his vermişti bana onun ellerine sarılma cesaretini. Yalvarır gibi değildim. Teşekkür eden güçlü ama zor andaki bir adam gibiydim. O da hissetti bunu, anaçlığı silindi gitti, tatlı bir bebek gibi oldu. Yeniden gözlerime kenetlendi. Yaşlar arasından onu içtim… Bakışlarımla her yanını sarıp ona sahip oldum. Artık benim koltuğumun altındaydı. Onun koruyucusu, şövalyesi, kocası ve kralıydım; kadın kılığında karşıdaki pencerelere şov yapan bir oğlan değil. Erkeklerin oyuncağı bir garip değil…

Sonra birden Birol aklıma geldi. Frene basmam gerektiğini hatırladım. Bu güç isteyen karar da yeni erkeksi kimliğimin bir getirisiydi. Özveride bulunurdu erkek adam çevresini kollamak adına. Acıyı üstlenirdi. Hayır, özverimin, yani frene basma gerekliğini hatırlamamın ve bunu yapmamın nedeni Birol ile bir ilişkim olduğu ve ona duyduğum sorumluluk değildi. Jale’yi düşünüyordum sadece. İçinde olduğumuz durum gelişirse başı derde girerdi. Benim de başımın derde gireceği düşüncesinin katresi yoktu aklımda. Oysa öyle hazırdım ki hayatımda ilk kez! Bir kadına hazırdım ben. Onu kollarıma alabilsem hemen üzerine çıkacak ve sahip olacaktım. Ama yapmadım… ve frene bastım… Çektim ellerimi… ve gözlerimi.

O da anladı bu kararımı, toparlandı ve “Sen yat uyu” dedi, “ben sana yemek yapacağım… Ne istersen sadece onu söyle.”
- Evde bir şey yok ki Jale hanım.
- Bende var, alışverişe de çıkarım, artık kapıyı açarsın. Ne istersen söyle…

KARIKOCAYLA – 17. Jale Adındaki Olgun Peri

Bir aydan fazla zaman böyle akıp geçti. Sabahları Jale’nin penceresine bakmadan, bakamadan, doğruca işe gidiyor, olabildiğince geç dönüyordum. Saat on bir gibi -gece yürüyüşü yapma bahanesi ile evden çıkan- Birol geliyordu… Ve ben kadın kıyafetine sokulup odada “arz-ı endam” ediyordum.

Gündüzleri ise hem utancımdan, hem de korkumdan artık hiç balkona çıkamıyordum. Nasıl bakardım o peri hanımın yüzüne? Ayrıca dikizcilerimden biri gün ışığında beni görüp erkek olduğumu anlarsa! O dairede kısa süredir oturduğum ve balkona sadece geceleri iş dönüşü çıktığım için gerçek cinsiyetimle beni gören birisi olduğunu sanmıyordum. Bundan sonra ise çok dikkatli davranmakta yarar vardı.

Sonunda bir akşam, her nasılsa eve erken döndüğüm bir akşam, kapım çaldı.

Oydu, gelen… Jale!

Işığımı görünce gelmişti. Pamuk ellerinde bir tencere tutuyordu. Gözlerinde ise hüzün, heyecan ve korku vardı. Onun bu kibar ve ürkek hali “karı kılıklılığımı” unutturup kendimi kral gibi hissetmeme neden oldu bir kez daha. Son zamanlarda frene basan erkekliğim bir kez daha uyandı… Bakışlarımın değiştiğini, keskinleştiğini hissettim. Dikleştim… Çenem havaya kalktı… Ezikliğimi unuttum… Bu kadın denen canlıda erkeği mutlu etme yeteneği inanılmazdı.

Dimdik, yer gibi baktım ona… Sarı gömleğinin yakası yine açıktı. Bembeyaz yumuşak göğüsleri ortadaydı. Parmaklarımın arasına alıp sıkmamak için ciddi bir irade sergiledim. İçimden pis bir ses “Sevdiğin kadının kocası onun sütyenini taktı sana, ne çabuk unuttun” diye kahkahalarla söylendi. Bastırdım o sesi. Bambaşka bir heyecan ve umut ile doluydum. Bu “erkek” halimi, sadece Jale yanında ortaya çıkan bu kimliğimi çok seviyordum. Nasıl bir tamlık veriyordu… Cesaret… Güven… Güç…

Gülerek “sana dolma getirdim” diye başladı; “umarım seversin…” En sevdiğim yemeklerdendi biber dolması. Sevinçle “Çok severim Jale hanım” diye başladım, “neden zahmet ettiniz?” Elinden tencereyi aldım… parmaklarımı parmaklarına sürtmekten kendimi alıkoyamadım. Giderek cesaretleniyordum! Aldırmaz gibi “Nerelerdesin kaçak?” diye sordu… ama sesindeki titreyiş heyecan ve kaygı düzeyinin yüksekliğine kanıttı. Daha da boğuklaşmış sesimle “İşler çok Jale hanım” diye başladım, “Erken dönemiyorum eve.” Ben de en az onun kadar heyecanlı olsam da belli etmiyordum sanırım.
- İşmiş… Hadi aldatma beni…
Kişiliğindeki saflık yüzünden saklayamadığı bir endişe ile devam etti:
- Kız arkadaşına çok mu takılıyorsun?
Yüzüme acı bir gülüş geldi, düşünmeden cevapladım.
- Yok ki kız arkadaşım.
Gözlerinden ani bir sevinç geçti… Hiç saklayamıyordu duygularını; o kadar saf ve temizdi olgun yaşına karşın.
- A… üzüldüm… bulamıyor musun kimseyi?
“Buluyorum, ama kızları değil erkeleri, bu gece yine kocan gelecek, bir orospu gibi erkeklere oramı buramı sergileyeceğim…” diyemedim tabii ki, yerine “bana kim bakar ki Jale hanım?” diye sordum. Gerçek bir şaşkınlıkla gözlerini gözlerimin içine dikti:
- A! Niye ki? Güzel çocuksun…
O anda mutluluk denen bana her zaman uzak olan duyguyu az da olsa tattım diyebilirim. Yine dürüstlükle yanıt verdim:
- Kadınla beni beğenmezler… Önemli değil zaten, rahatım böyle.
Hayır değilim, kocanın kollarında olmaktansa, seni kollarıma almak istiyorum.
O ise hala şaşkınlıkla sorgulamayı seçti:
- Neden beğenmediklerini düşünüyorsun?
- Ne bileyim… Beğenseler yakınlık gösterirler…
Yüzünün hatları gevşedi. Sanki bir şeyi iyice anlamış gibi rahat bir gülümseme ile “Aptal çocuk, kızları kovalaman gerek” diye neşe ile söylendi; “kızlar ayağına gelmez; savaşman, çabalaman, en azından uğraşman gerek.”
- Beni istemeyen için ne uğraşayım.
Yüzünde daha önce göremdiğim bir anlam geldi… Bir çeşit sevgi… Nasıl güzel bir duyguydu bu. Onu bu kadından tatsam bu dünya denen cehennemin bana çektirdiklerini unutabilirdim. Tüy gibi bir sesle konuştu:
- Kırılmaktan o kadar mı korkuyorsun sen?
- Yok korkmam…
Daha da dikkatle baktı… Şimdi o sevgi olarak nitelendirdiğim ifadeye biraz da çözmek ister gibi bir etki katılmıştı… Bir anda gerçekten duygusal ve bir kadın kadar kırılgan yaratıldığımı anlamak üzere olduğunu fark edince toparlandım. Sahip olduğum erkeklik yeniden elden gidiyor diye düşündüm. Erkeklik olduğuna inandığım, ya da bana böyle ezberletilen küstahça bir kimliğe, yapay bir hale atladım: “Takmam pek kadın milletini…”

Ve bu sözlerimle o büyülü bağlantı sona erdi. Bir tokat yemiş gibi oldu. Gözlerinden bir anda reddedilemez bir rahatsızlık geçti. Mutluluk yayıcı heyecanı sıfırlanmış bir sesle “Elinde kaldı tencere” diye başladı, “seni lafa tuttum, kusura bakma…”

Ondaki bu değişim aklımı başıma getirdi. O anda -bir başıma bu kadında yarattığım güzel birşeyi- dangalaklığım yüzünden yıktığımı anladım. Yapay küstahlığım, sahte maçoluğum dağıldı. İçimde giderek uyanmaya başlayan bir gerçek, erkeklik olarak adlandırdığım kimlik, bir kez daha yüzüme yansıdı. Gariptir ama kontak yeniden, bir anda, kuruldu. Bakışlarda nasıl da gizle bir enerji vardı! Benim bile kulağıma seksi gelen bir sesle, “Hayır, çok sevindim sizi gördüğüme ” diye başladım… sonra ekledim: “Gerçekten!”

Gözlerimiz bir kez daha en derinlerde buluştu… ve kenetlendi… böylece konuşmaya başladılar… hem de sevişmeye… artık herşeyi itiraf etmişlerdi birbirlerine… saniyeler geçti… sessizlik uzadı… ama sonra birden, aniden Birol, Jale’nin arkasında belirdi:

Yüzünde manyakça bir ifade vardı!

İlk kez ondan eskisinden bile daha çok korktum. Bu adamın aslında ne kadar sert bir karaktere sahip olduğunu biliyordum zaten; ama şimdi tam bir manyaktı. Kendine ters çıkanlara ya da canını sıkanlara kötülük edebilecek bir manyak.

Hırlar gibi konuştu:
- Naabr Ediz?
Yüzümde tedirgin ve yapay bir gülümseme ile yanıtladım:
- İyiyim Birol bey sağolun. Hanımınız yemek getirdi bana…
Yüzü daha da kasıldı ama bir şey söylemedi.
- Neler yapıyorsun?
- Hiç, evden işe, işten eve…
Ve bombasını patlattı:
- Bu akşam çıkalım o zaman erkek erkeğe, seni bir pavyona davet ediyorum. Hiç gittin mi önceden?
Sesim soluğum kesildi… Jale ya bakamıyordum.
- Gitmedim.
- O zaman itiraz istemem, yarım saat sonra geliyorum sana… çıkarız.
- Bilmem ki…
- Ben bilirim. Dedim ya, itiraz sevmem.
İstiyordum gitmeyi! Çok istiyordum. Hayatımda hiç görmemiştim öyle bir yeri. Erkekleşiyordum işte! Bir erkek arkadaşla pavyona gidiyordum! Gelemem diyemedim.
- Peki sağ olun…
Ve Jale’ya dönüp, “İyi akşamlar Jale hanım…” diye mırıldandım. İnanılmaz bir üzüntü vardı güzel yüzünde. Sadece gülümsedi, bir şey demeden içeri girdi, ben ise Birol’a bakamadan kaçmaya davranıyordum ki kolunu uzatıp sertçe alt dudağımı iki parmağına aldı:
- İyice süslen… Oradaki hanımların başını döndürmemiz gerek.
“Olur” deyip içeri girdim ve buruk bir mutluluk içinde özellikle parça parça edilmiş düşük belli bir jean pantolon, gece siyahı kolsuz bir penye bluz ve üzerime deri yelek ceket giyerek onu beklemeye başladım.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: